19 Aralık 2010 Pazar

Body Worlds

Cuma günü uzun bir süredir gitmeyi ertelediğimiz Body Worlds sergisine gittik. Gerçi ben konu ile ilgili hassasiyetimden dolayı bedenleri pek inceleyemedim ama serginin tamamı ki embriyodan kadavra olana kadar olan uzun bir süreç, baştan sona etkileyici idi. Aşağıdaki yazı da daha kapıdan girer gözüme çarptı, bilmediğimiz bir şeyden bahsettiğinden değil belki ama yerinde bir hatırlatma olduğundan..

İnsan bedeni bir karşıtlıklar harikası.
Yalın ama karmaşık
Savunmasız ancak dirençli.
Deneyimlerimizin sınırı
ancak sınırsız potansiyelimizin başlangıç noktası.
Ana rahmine düştüğümüz andan doğuma,
Bebeklikten çocukluğa,
Ergenlikten gençliğe
Ve yetişkinlikten yaşlılığa
Sabit olan tek şey değişimdir.
Her birimiz, dünyaya,
yaşamlarımız boyunca bize ait olacak
ve dilediğimiz gibi deneyimleyebileceğimiz,
koruyabileceğimiz ya da riske atabileceğimiz bir bedenle birlikte girer.
Önümüzdeki sınav,
yaşam döngüsünde ilerlerken,
canlı ve bağımsız,
üzüntülerden ve hastalıklardan özgür kalmak ve
potansiyelimizin tamamını ilhamla yaşamaktır.

28 Kasım 2010 Pazar

DENGE

Eveeeeetttt işte gıcır gıcır bilgisayarımla yazıyorum nihayet..

Kaç gündür böğrüme bir öküz oturmuş kalkmıyordu.. ama sakin güzel bir haftasonuna ihtiyacım varmış meğer. Yılbaşına sadece 1 ay kaldığına inanmak zor, hava o kadar güzel ki.. tam sevdiğim gibi, rüzgara karşı şalını boynuna dolayıp yürümelik.. gündüzleri bulutların arasından güneş çıkıyor, akşam guzel bir bahçede yemek yenirken dışarda usul usul yağmur yağıyor. Sonbaharın uzamasına seviniyorum. Bizim bahçemiz caddedeki va piano'nun bahçesi idi, hem makarna hem pizza güzeldi,gökçe kaç gündür açsın sen dedi.  Keyiflendikçe yiyenler beri gelsin  :)))

Şu an arka planda eskilerden çok sevdiğim bir sezen aksu şarkısı çalıyor , buyrunuz & hoşçakalınız..
http://fizy.com/#s/1akmbc

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız..

4 Kasım 2010 Perşembe

BCN

Yalnız ilk tatil..
Çektiği fotoğraflardan sıkılıp kolundan çekiştirdiğim ablam yok.
Yolda sıkılınca el kızartmaca oynadığım kuzen yok.
Unutacağımı bildikleri için yanına fazladan eşya alan arkadaşlar yok.
Ne zaman büyüdük?
Uzun zamandır ilk kez heyecanlanıyorum yeni bir şehri görmeye giderken.
Uçaktan indiğimde pırıl prıl güneşli bir hava, yüzüm gülüyor bi anda, güneşi görüp de sevindiğim azdır oysa.

Şehre geldikten sonra ilk iş kalacağım apartmanı arıyorum, kabul ediyorum ismi yalnız çıkılan bir tatil için biraz ironik: casanova rooms, carrer de casanova'da.:)
Odaya yerleşir yerleşmez meşhur La Rambla'da yürüyüş.
Sıcacık hava.
Caddenin başında benim için bir dondurmacı, amarino.
Elimde dondurmam, etrafta kalabalık..
Üç adımda bir ya bir pandomimci, ya sokak ressamı ya da renkli kostumlü insanlar.
Adımlarımın hesabı yok, denize varmışım..
Barri Gothic'e giriş..
Daracık sokaklardan sonra önümde meşhur barcelona katedrali.
Çıktığımda katedralin önünde müzik yapan orkestra, etrafında danseden insanlar.
Hafiflik böyle bir his miydi ?
Tekrar giriyorum dar sokaklardan birine, ufacık eski bir pastane: Caelum.
Tabakta tarçınlı kekim, yanında ispanyolların meşhur cava'sı.
Barcelona mı çarptı cava mı? Picasso'nun resimleri bu kadar normal miydi?
Picasso nun kendi resmini görmeyen var mı?
Çıktığımda hava karanlık.
Karnımda ziller.
Gezi kitabından seçtiğim, dar sokaklarda kaybolarak bulduğum restaurant kapı duvar.
Alınan ilk ders, ispanyollar canı isteyince çalışır.
Sonrasında bulduğum küçük restaurant: Que bec? (Ne istersiniz?)
Balkabağı çorbası nefis, katalan soslu et şahane, elma tatlısı eh işte.
Geri dönüş Carrer de Ferran'dan, her yer kalabalık, barlar yeni yeni dolmaya başlamış.
Kıpır kıpır canlı insanlar..
Sonraki gün tam ispanyolum.
Önce metro ile sagrada familia ve merhaba Gaudi, mantara bakıp şömine, kertenkeleye bakıp çatı yapan adam:)
Renkli bacalar, dalgalı duvarlar, tuhaf heykeller, bu çarmıhtaki İsa mı?
Güne gaudi ile devam. Casa Mila ve sonrasında Casa Batillo.
Lüks Passeig de Gracia.
Aksam Halloween. Metroda prensesler, tavşanlar, korsanlar, melekler, şeytanlar..
Akşama Barcelonetta. Can Majo'da paella, yanında nefis sangria.
Yanımda gitar çalan amca.
Benim için mi çalıyor : üzülmeyi bırak, sen yaşamaya bak, bilmiyorsun yarın ne olacak..
Sonrasında placa reial.
Cafe royal de kahve, Jamboree de jazz.
Eve dönüş.

Pazar günü önce bir sabah kahvesi. fonda çalan müzik: i dont care what you want to do.. i dont care where you want to go.. it doesn't matter where you come from.. Don't bother me.
Bu gezinin soundtrackleri iyi seçilmiş.
Montjuicde sabah yürüyüşü, arkasından Castell de Montjuic..
Elias ve Gonzalez ile tanışma.. Don Quxiota bakin !
E pazar öğleden sorasi, siesta zamani.
Arkasından güzel bi yemek, mekan: Qu Qu.
Piquillo, kırmızı biber içinde balık.
Akşam Palau de La Musica, flemenco gösterisi.
Heybetli tavan..
Bir erkek bu kadar etkileyici dansedebilir mi?
Son günüm Pazartesi
Pazartesi sendromu için ne güzel çözüm : Çalışmamak.
Günün en eğlenceli zamani Catalana'da yemek. Fransiz kadınlar.. nefis manteditoslar, sangria ve ispanyol patates kızartmasi brava..keyifli muhabbet..çook keyifli muhabbet.
Ve geri dönüş, uçaktaki filmin inception olmasi tesadüf mü? Kaç katman derine indim acaba.
Uçaktan inince yüzüme çarpan soğuk hava. İlk dürtme.
Sabah işe gelirken zamansız bi yerde başlayan trafik. İkinci dürtme.
Ve işteyim.
Rüyada olmadiğimi gösterecek nesnem nerde?

14 Ekim 2010 Perşembe

Bit Palas

Aslında bambaşka şeyler vardı aklımda paylaşmak için, konserler şiirler..Ama akşam evde eski bir defter karıştırırken aşağıdaki yazıyı buldum. Defter üniversiteden kalma, oldum olası not ederim okurken hoşuma giden cümleleri. Demek 7-8 yıl önce okuduğumda da bugun elime geçtiği zamanki kadar etkilemiş beni.

Hakkında çok şey yazılır çizilir, ama ben yine de severim kitaplarındaki mistik havayı. Günün izdüşümü Elif Şafak'tan..

"Kapalı bir sandığın içinde gün ışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben.Hakkımda soracağın her sorunun üç aşağı beş yukarı cevabı sende saklı zaten.Beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem.Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi.Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer.Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde." - Bit Palas

Çöp varillerinin olmadığı yerlerde yaygın bir duvar yazısı vardır, hani çöp dökenin kimliğini irdeleyen, nasıl bitiyodu o sahi? Neyse biz çevremizi temiz tutalım :))




3 Ekim 2010 Pazar

¡Hola!

İspanyolca öğrenmeye başladım ya hemen bir merhaba diyim dedim :) yazılımcılar arasında yaygındır, bir proglama dili öğrenmeye başlar başlamaz ekrana yazdırdığınız ilk cumle "hello world" dür :)

İspanyolcayı da yıllardır isterdim, ama bi türlü başlayacak fırsat olmamıştı, kendi kendime çalışmıştım ama pek ilerleme kaydedememiştim. İşte o zamanlardan kalma çok sevdiğim bi şarkı : julieta venegas- me voy.  neşeli bi melodisi var ama aslında bir ayrılık şarkısı. Ama o kadar guzel anlatmış ki gidişini, nedenlerini.. Dünyanın en sıradan ve normal olayıymış gibi, tane tane, ama bir o kadar da mantıklı..  Kalbimde neler olduğunu, benim kim olduğumu anlayamadın.. Dışarıdaki sesler sana benim sesimden daha yakındı.. Bi yerlerde hayatın karşıma çıkaracağı daha doğru bi insan var, benim için güneşin yeniden doğmasını sağlayacak.. Senden hiç ayrılamam sanırdım, gerçek aşk bizimkiydi, ama ikimiz için de tükendi, yapılacak başka bi şey yok.. bunu haketmedim de demiyeceğim çünkü muhtemelen hakettim.. o yüzden gidiyorum, üzgünüm ama hoşçakal demek zorundayım. Me Voy.. gidiyorum..

Buyrunuz siz de dinleyiniz :

http://fizy.com/#s/1d79ye

¡Hasta la vista !

20 Eylül 2010 Pazartesi

Dün bu yazın en güzel yolculuklarından birini yaptım Kabataştan Burgaz Ada'ya..
Bu yaz ikinci gidişim, ama bu defaki başka.
Hem vapur yolculuğunu yalnız yaptım, hem fayton.
E malum aylardan Eylül, hava bir başka, deniz başka, gün batımı daha başka güzel.
Bir de fonda eylül akşamı çalsa idi.. :) Eylül'e en yakışan şarkı.

Bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta, ben en sonda, öylece beklemişizdir.
Sabah 7:30 vapuruna sen koşa koşa yetişirken ben yürüdüğümden geç kalmışımdır..
Olamaz mı? Olabilir..
Onca yıl sen burada onca yıl ben burada yollarımız hiiiç kesişmemiş şu eylül akşamı dışında.

Ben yolda dinleyemedim ama siz en azından okurken dinleyin:  http://fizy.com/#s/1m0h2p

Burgaz adaya ikinci gidişim, aslında adayı çok bilmiyorum, ikidir aynı rotayı takip ediyoruz,önce adanın merkezi oradan da Kalpazankaya. Fırata inanmamıştım ama gerçekten adını bizans döneminde kalpazanların hemen sahilindeki büyük kayanın üst kısmında bulunan kuyunun içinde kalp para basmalarından alıyormuş.
Gitmeye niyetlenirseniz ki havalar fazla bozmadan gidin, bostancıdan sık aralıklarla kalkan motorlar var, eğer vapur sefası yapmak istiyorsanız o zaman da Kabataş'tan ya da Eminönü'nden adalar vapuruna binmek lazım..Üstelik insanın gözünde büyüttüğü kadar uzak bir mesafe de değil, Kabataş'tan 1 saat bile sürmüyor ve gittiğinize kesinlikle değiyor.

Bir kere Kalpazankayadan gün batımı izlemek çok güzel, güneş denizden batıyor. Mezeler lezzetli, balıklar güzel,yanında dost muhabbeti, daha ne olsun! Bir ihtimal yavaş servisten şikayetçi olabilirsiniz,ama zaten adaya gelmişiz, kimin acelesi var ki..  (Cevap : Ceylan ve Erdemin :) )

Tez vakitte gidile, görüle !

Hoşçakalın.

14 Eylül 2010 Salı

TUNUS
Blogu oluştururken yeni ülkelerden bahsetmiştim ya, işte bu yılki yeni ülke Tunus, aslında yeni kıta da diyebiliriz çünkü Afrika'ya da ayak basmış olduk bu vesileyle. Geçtiğimiz bayram tatili için İspanya planı yapmıştım, ama konsolosluk vizeyi 10 günde verince, ablama uyup rotamı bambaşka bir yere çevirdim :) Fena da olmadı sanırım, Türkiye'den daha az gelişmiş bir yere ilk kez seyahat ettim, açıkçası biraz farklı bir deneyim oldu.

Yolculuğa sefil bir şekilde başladım, ateş, burun akıntısı vs. Bir de THY pilotu sağolsun (Sergio idi, adını aklıma kazıdım daha da unutmam ) bir ara inişe geçiyoruz artık diyip sert bir basınç değişikliği yaptı kabinde, nasıl bir karar anıysa artık, benim burun tıkalı, kulaklar da iflas etti o anda, sesler uzaklaştı, zaten allaha yakın bi konumdayız, dedim yolculuğun istikameti yine değişecek galiba :)) yere indikten sonra yavaş yavaş toparlamaya başladım neyse ki.. ama ablamı biraz korkuttum sanırım :)


Size gün gün ne yaptığımdan çok, gözüme takılan kareler, kulağıma çalınan hikayeler ya da tanıdığım yeni insanlardan bahsedicem. Bana yolculuklardan geriye tek bunlar kalıyor çünkü. Hele de Tunus bu anlamda daha da farklı idi, müslüman bir ülke olduğundan bize çok yakın ama bir o kadar geri..


Tunusda kaldığımız süre boyunca hammametde konakladık. Hammamet hem turistik bir yer, hem de yaseminleri ile ünlü. Sahil boyunca yanyana bir çok otel var.. Yakın ülkeler ispanya ve italyadan çok gelen oluyormuş.. zaten beni görünce de satıcılar ispanyoldan açıyorlar kapıyı, isssspanyoll, italiannnn.. portekizli, libyalı falan diye liste uzuyor. ilk duyduğumda guzel ispanyol kadınları düşünüp vay be bende de ufaktan bi ispanyol havası var diyip mutlu oluyodum taaaaa ki sidi bou said de biri yine listeyi en baştan okumaya başlayıp japenese ile bitirene kadar  :)))) gerçi gözümde güneş gözlükleri vardı, saçımı başımı benzetti desem olmuyor valla, gururumla oynadılar :))

Hammametin dışında başkent Tunus,Carthage, Sidi Bou Said, Sousse,Kairouan'nı gezdik.. Yasemin satanları, kulağının arkasına yasemin buketi takıp çalışan esnafları, baharat dükkanlarını, çarşıları, sarnıçları, harabeleri, camileri, türbeleri, meydanları ve her yerde birbirinden farklı renkte,malzemede,güzellikte eski-yeni kapıları gördük.. Açıkçası beni derinden etkileyen yapılar değildiler, biz buralara yürürken ya da dolaşırken devam eden hayat beni daha çok etkiledi. Kadınlar, adamlar,sünnet edilmeden önce türbeye getirilen tedirgin çocuklar, ata ya da deveye binerek lunaparktaki kadar eğlenen çocuklar, renkli kıyafetler, ille de pullu olanlar, sürmeli gözler, bıyıklı adamlar, bıyıklı adamların fransızca konuşması.. Ha bir de tüm bu aradaki yollarda da rehberimiz Tülin (Uğurlu) Hanım'ın anlattığı hikayeler var.. Rehberle bir yere gitmekten pek hazzetmezdim, meğer hiç işini iyi yapanına denk gelmemişim..
Hikaye demişken bu defaki yolculuk kitabım Filin Yolculuğu- Jose Saramago idi. Fil Süleymanın Portekizden Avusturyaya yolculuğu..  Konusu itibari ile biraz ironik oldu çünkü fillerini iber yarımadası, pireneler ve alpler'den kuzey italya'ya götüren, romalıların kabusu,  ünlü komutan Kartacalı Hannibalın doğduğu yerlerdeydik. Kitabın bazı yerlerinde Hannibala göndermeler yapırlırken ben aynı gün kartacayı geziyordum.

Bu defalık yiyeceklerden pek bahsedemedim, zira bana süper gelen bi yiyecek yoktu, deniz ürünleri boldu gerçekten, ama içine maydanoz koyup mundar etmişlerdi, pek yiyemedim. Tek sevdiğim yiyecek annemin soğuk yoğurtlu çorbanın yanında yaptığı, hamurun yağda kızarmasından sora ustune şeker dökülüp yenen katmerdi. Acaba onu da annemi özlediğimden mi sevdim :))) tane tane satıyolar, sıcak sıcak, çıtır çıtır, yok canım güzeldi işte :) ha bi de nane çayı içtik, fıstıklısı makbulmuş. ama bence mide bulantınız yoksa içmeye gerek yok :)

Eveeet ilk yazımın ve Tunus tatilinin sonu.. Bakalım yollar başka nerelere götürecek..

To be continued.. ;)

Ps. Fotoğraflar ablam Salmin Sultan'ın olup her hakkı saklıdır.